30.07.2011

Doğuda asker olmak

Öyle batıdaki gibi boş şarjörlerle değil hücum yeleğindekiler dahil 5 tam dolu şarjörle nöbete gitmektir.
Nöbetten gelince G3 tüfeğini batıda "silahlık" denilen yere teslim etmek değil ranzanın başucuna asmaktır.
Yazın 45 derece sıcağı kışın -30 derece soğuğu 1,5-2 metre karı görmektir.

Gülyazı'da yaptım. zor ve güzel günler geçirdim. Ben istemedim oraya gitmeyi elbet, şans. Kısa dönem olmama rağmen neredeyse 4 mevsimi yaşadım 6 ayda. Batıda yapsam bunların hiç birisini ömür boyunca tecrübe edemezdim. Demek ki gidip görmek varmış oraları.

Şimdi eminim bu yazdıklarımı okurken "koduğumun poşeti yaptığın 6 ay askerlik, seninki de askerlik mi lavuk?" diyenler olabilir. Aynı dönem aynı yerde askerlik yaptığımız kısa dönem arkadaşların bir kısmı taşak kebabı yapıyorken ben yeri geliyor 24 saat kolluk tutuyordum. Nöbete asker göndermem gerekirken asker yokluğundan kendim nöbete gidiyordum. Jandarma olmamdan dolayı bize tanınan "turizm jandarması" olma hakkı için sınava gittiğimizde oxford'da okuyan elemanı kafalayıp kopya çeken Antalya'ya Uludağ'a giden arkadaşlarım oldu. Körelmiş Anadolu Lisesi ingilizcemle sınırda kaldım ve bu haktan faydalanamadım. Ama hak etmediğim bir şeyi de istemedim, istesem aynı yöntemle benim de Kuşadası'na Alanya'ya gitme ihtimalim vardı.

Farkında olmadan Irak sınırına girp çıkmışlığımız bile oldu. Komutanım burası hangi köy diye sorduğumda "ne köyü lan Irak'a girdiK" cevabını aldım. Gözünün alabildiği her yer dağ tepe. Ardı arkasına sırdağ. Terörün nasıl yuvalandığını gördüm. Öyle coğrafya olmaz olsun arkadaş gerçekten ordumuzun işi zor.

Şırnak merkezdeyken Tümen'den aniden kalkan helikopterleri gördüğümde içim cız etti resmen. Bir çatışma olduğunu anlamıştım hemen. Kalktıktan 2 saat sonra helikopterler piste inerken çığlık çığlığa giden ambülansın pisten neden hüzünlü bir matem havasında yavaş yavaş döndüğünü gördüm. O gün bir şehit daha vermiştik.

Konvoy ne demek, güvenli günler ne demek onu gördüm. 70 km yolun neden 4 saatte alındığını gördüm doğuda. Helikopterlerin giremediği vadileri gördüm. Her 4-5 kilometrede bir neden askeri birlik var onu gördüm.

Her gün nizamiyeye gelen, ellerindeki heybelere taburun fırınından çıkan sıcak ekmekleri dolduran çocukların yüzlerinde hüznü gördüm.

6 ay askerlik yaptım ben ancak bu kadarını gördüm. Doğuda 18 ay askerlik yapan erlere, ömrü şark görevinde geçen komutanlara sonsuz saygı duyuyorum bu yüzden. Gerçekten çoğu insanın tahmin bile edemeyeceği, ne kadar anlatılsa da kafasında canlandıramayacağı bir duydu doğuda asker olmak. Allah doğuda yaşayan ve gerçekten terör mağduru olan insanlarımızı, bu lanetin bitmesini gerçekten isteyenleri ve ordumuzu korusun.

6.03.2011

3 kuruş kredisi olan adama ömür boyu tapmak

Sanırım Galatasaray taraftarının en büyük yanlışıdır. Hatta taraftarın olduğu kadar yönetimin de politikasıdır. Sözüm tüm sözlüğe değil bu tarz adamlara. ya bende bir terslik var yada sizde, Gerçekten anlamıyorum.

Bir Fatih Terim, bir Bülent Korkmaz, bir Hakan Şükür öyle senede bir yetişmiyor bu ülkede. Aynı şey Hagi için de geçerli. Bu tarz yıldızlar da her sene üçer beşer gelmiyor ligimize. Yıldızlar topluluğu Beşiktaş'ın hali ortada bizden çok da bir farkı yok şu an. Bu adamlara sallamakta üzerimize yok maşaallah. kolayca çamur atıyoruz, laf söylüyoruz. Ama Ali Sami Yen'de iki kıytırık maçta gol atıp sevincini taklayla gösterdi diye adamın ardından methiyeler düzüyoruz. Adamın yapmadığı çamur, çirkeflik kalmadı maçlarda. kendini atmalar, binlercesini Ali Sami Yen'de bizim attığımız sulardan bir tanesini alıp hakeme koşmalar, rakibe dirsek atmalar. sahalarda nefret ettiğim hareketler.

Sonra bir yıldız gelir, öyle yada böyle Galatasaray'a transfer olmuştur ama bir araba parası geç yattı diye hesabına defolup gider. Eyvallah adam değerinin kat be kat altında bize gelmiş değerinin çok üstünde de başka takımlara transfer olmuştur fakat benim için aslolan karakter arkadaş. Aylarca paralarını alamayan adamlar oldu bu takımda. Alacaklarından vazgeçenler, yada erteleyenler oldu. "Önce yabancıların paralarını ödeyin bizimki sonra ödensin" diyen adamlar oynadı bu takımda. Ama o adamlar delicesine eleştirilirken 3-5 maç oynamış, yada bir sezon takıma fayda sağlayıp takımdan ayrılmış adamlar putlaştırılıyor.

Hele bir de dillere destan -ki hala lafımın arkasındayım bu adam overrated- kaptanımız var ki yerlere göklere sığdıramıyoruz. Lafın sonunu Arda'ya bağlamak amacında değildim ama başlığa uygun örneklerden birisi de maalesef kendisi oluyor. Hani nasıl diyor siz: sbt :(

25.01.2011

BİFA Bisküvi pazarında üçüncülüğe oynuyor

Türkiye’nin en eski ve en köklü gıda firmalarından biri olan ve bisküvi pazarında üçüncülüğe oynayan BİFA, 7 Aralık 2010 Salı günü Çırağan Sarayı’nda düzenlenen toplantıda 2010 değerlendirmesini yaptı ve 2011 hedeflerini açıkladı. Bisküvi pazarında 49 yılı geride bırakan BİFA, kurumsallığa geçişte büyük adımlar atarak; yurtiçine 25 milyon Dolar, yurtiçi iştiraklerine 3 milyon Dolar, yurtdışına 12 milyon Dolar olmak üzere toplamda 40 milyon Dolar yatırım yaptı

Toplantının açılış konuşmasını yapan BİFA Genel Müdürü Yardımcısı Rıfat Ersoyu, Dünyadaki toplam Bisküvi ve Çikolata pazarının toplam 137.8 Milyar $, Türkiye Bisküvi ve Çikolata Pazarının 2.6 Milyar $ olduğunu, bu veriler doğrultusunda Türkiye’nin Dünya Bisküvi ve Çikolata tüketimi içerisindeki payının % 1.87’ye tekabül ettiğini belirtti. Ersoyu, “Amerika’da kişi başına düşen bisküvi tüketimi yıllık 7,8 kg, Avrupa’da 8,4 kg iken ülkemizde kişi başı bisküvi tüketimi 3,8 kg’dır. Bu rakam çikolataya geldiğinde aradaki fark daha da büyümektedir. Şöyleki Avrupa ülkelerinde kişi başı tüketim 6,3 kg iken Türkiye’de yıllık çikolata tüketimi 1,5 kg’a kadar düşmektedir. Türkiye’deki genç popülasyondan dolayı bisküvi ve çikolata tüketim rakamlarının hızla büyüyeceğini öngörmekteyiz” dedi.

BİFA, genç nüfusun talepleri doğrultusunda pazar dinamiklerine uygun olarak hazırlanan yeni stratejik pazarlama planı ile 2009 yılında logonun daha genç ve dinamik hale getirilebilmesi için çalışmalar başlatmış, bir yıllık çalışma sonunda logo değişimi tamamlanmıştır. 2011 yılında yoğun bir reklam kampanyası yürüteceklerini söyleyen Rıfat Ersoyu, öncelikle kurumsal reklam filmin yayınlanması arkasından yeni ürünlerin de reklam flimlerinin lansmanlarının yapılacağını belirtti. İlk kurumsal reklam filminin Çağan Irmak’ın çektiğini belirtirken diğer reklam filmlerinde de yine Çağan Irmak ile çalışmayı düşündüklerini ifade etti.

2011 Hedefi: 400 milyon TL ciro
Toplantıda, Rıfat Ersoyu’nun konuşmasından sonra sözü alan BİFA Genel Müdürü Mustafa Pınarbaşı tarafından yapılan açıklamaya göre, BİFA’nın yurtiçi, Bisküvi ve Çikolata cirosu 220 Milyon TL ve grubun 2010 yılı toplam cirosu 317 Milyon TL olarak açıklandı. Grup olarak, önümüzdeki yıl 400 milyon TL ciro hedeflediklerini açıklayan Pınarbaşı, yurtdışındaki yeni yatırımlarla birlikte orta vadede 750 Milyon TL’lik ciro hedeflediklerini belirtti.

Mustafa Pınarbaşı, topluluk genelinde gerçekleşen ihracat ve diğer döviz gelirlerinin tutarının 2010 yılında 45 milyon TL olduğunu ve toplamda 81 ülkeye ihracat gerçekleştirdiklerini kaydetti. Pınarbaşı, başta Ortadoğu olmak üzere Irak, Cezayir, Yemen, Suudi Arabistan, Filistin ve Bulgaristan gibi birçok ülkeye ürün ihraç ettiklerini sözlerine ekledi.

Sadece iki ürün çeşidiyle, günlük 3 ton kapasitesi ve 15 kişi ile üretime başlayan BİFA, bugün 300 kişisi beyaz yaka, 2 bin 834 kişisi mavi yaka olmak üzere toplamda 3 bin 134 kişiye varan çalışanı istihdam ediyor. Yeni yapılanma dönemiyle birlikte bütün grup şirketlerinde orta vade de, 6 Bin kişi direk, 4 Bin kişi dolaylı olmak üzere toplam 10.000 kişilik istihdam planlanıyor.

İstanbul Sanayi Odası (İSO) tarafından belirlenen en büyük 500 sanayi firması listesinde 2009'da 89 basamak atlayarak, 279’uncu sıraya yükseldiklerini söyleyen Mustafa Pınarbaşı "BİFA olarak, önemli bir başarıya imza attık. Yeniden yapılanma sürecinde yatırım yapmaya devam edeceğiz. Kurumsallaşma yolunda daha çok işimiz var" dedi.

BİFA Yönetim Kurulu Başkanı Necati Babaoğlu ise şirketin Türkiye’deki belli başlı üretici firmalarından biri olmanın yanı sıra BİFA’yı uluslararası bir marka konumuna taşımayı arzu ettiklerini belirtti. BİFA’nın kurulduğu günden bu yana, Türkiye’nin ekonomik kalkınmasına katkıda bulunmanın yanı sıra toplumsal gelişmeye yönelik birçok sosyal sorumluluk projesine imza atan öncü bir firma olduklarını belirten Necati Babaoğlu eğitime, çevreye ve spora yatırım yaptıklarını söyledi. Babaoğlu, 3 ilköğretim okulunda, “Her Okula Bir Okuma Köşesi” kampanyası ile 250 okula kitaplık çalışmasına, “Her Köye Bir Yeşil Alan” kampanyası ile toplamda 2 Milyon m2’ik dikim alanına, okullarda yaz kampları açılarak spor eğitimine destek verdiklerinin altını çizdi.

Çağan Irmak’ın BİFA’nın kurucusu Yılmaz Babaoğlu’nun hayat felsefesinden etkilenerek yönetmenlik koltuğuna oturarak çektiği “Senin Tadın Senin Hikayen” reklam filminin de gösterildiği toplantıda Yılmaz Babaoğlu’da BİFA Markasının duygusal yolculuğunu anlattı. BİFA’yı kurduğundan itibaren çalışanları ile büyük bir aile olduğunu belirten Yılmaz Babaoğlu, büyüme yolunda iş arkadaşlarının hep yanında olduğunu ve onların desteği ile bu zamanlara geldiklerini söyledi.

Haber: DHA

"Senin tadın senin hikayen" için ne dediler?

* Yakın zamanda bir nevi moda haline dönüşen geçmişten bugüne temalı reklamlar arasında bence en başarılısına sahip firma. "Ben gene sana vurgunum" fon müziği olarak inanılmaz yakışmış, reklam metnini de Çetin Tekindor çok başarılı seslendirmiş. Bu arada 1962'den beri olduğunu bilmiyordum, ama şunu diyebilirim, ben kendimi bildim bileli var.

* Reklamları tekrar dönmeye başlamış. Reklamında bir şey dikkatimi çekti. Yeni nesillerin bilmediği bir tat. Bisküvi arası lokum. Hani akşamları anne mandalina portakal elma soyar ya, işte meyve olmadığı gün akşam muhabbetlerinde anne yine baş köşeye geçer bisküvi arasına lokum sıkıştırıp bastırır ve akşamın tadı olurdu. Ben de denediğim zaman bisküviyi kırardım ama annem hiiç. El yordamı. İşte Bifa reklamlarındaki bisküvi arası lokum beni teee oralara götürdü heyhat.

* Elli yıldır düzeltemediği silik marka imajını son reklam filmiyle dağıtmış ve ben de varım furyasına göz kırpmış firma. Ülker ve Eti imparatorluklarına korku vermesi dileğimdir.

* Son reklamındaki bisküvi arası lokum görüntüleriyle kalbimi kazanmıştır. Bir "bisküvi arası lokum canavarı" olarak, bundan sonra firmalarını elimden geldiğince destekleyeceğime namusum ve şerefim üzerine söz veriyorum.

* Son reklamı gerçekten güzel ve gerçekçi olan, fakat son sahnede evde maç izleyen arkadaşlar basket yerine futbol maçı izleselermiş daha gerçekçi olacakmış.

* Station otomobillerde ya da bakkallarda menteşeli kapağı olan sabit kutular içinde, gofretin kilo ile satıldığı zamanların efsane üreticisidir. Yine görsem yine Bifa alırım.

* Çocukluğumuzun en büyük bisküvi üreticisi. Bisküvi arası lokum efsanesinin bisküvi tarafı.

* Son zamanlarda televizyonlarda gayet başarılı bir reklamı dönen bisküvi ve çikolata firmasıdır. Faaliyet gösterdiği Karaman'da Biskot ile birlikte en kaliteli fabrika o dur.

* Yaptırdıkları muhteşem reklam ile artık sınıf atlamaya karar verdiklerini düşündüğüm firma. Reklamın müziği ben gene sana vurgunum sanırım Ali Kocatepe'nin bestesidir. Sadece kendi markalarını değil, bu güzel şarkıyı ve yeni nesillerin pek bilmediği bisküvi arası lokum yani Tahtalı'yı da hatırlatmış oldular. Hayırlı olsun bu reklam kendilerine.

Reklam Filmi:
http://www.facebook.com/video/video.php?v=10150351591900578

http://www.youtube.com/watch?v=kK1oDVTiA0A

Yılmaz Babaoğlu ile röportaj

BİFA’nın Onursal Başkanı Yılmaz Babaoğlu, yıllar önce Unkapanı’nda birinin “Dikkat et! Bak burası İstanbul. Burada Allah’ın cebinden peygamberi çalarlar” uyarısı üzerine İstanbul’a gelmekten ürktüğünü söyledi. Babaoğlu, “Tatlı bisküvide rekabet çok acıdır. 317 milyon TL ciromuz var. 81 ülkeye ihracat yapıyoruz. Türkiye’de bisküvide üçüncüyüz” dedi. Babaoğlu, Sivaslı bir bakkaldan işittiği azarın BİFA’nın gelişmesinde önemli rol oynadığını vurguladı.

BİSKÜVİ Fabrikaları’nın ilk iki harfi bir araya getirilip 60 yılı geride bırakan BİFA kuruluyor. 1934 Karaman doğumlu olan Yılmaz Babaoğlu, önce yüzde 25 ortak olduğu BİFA’da işleri iyi yönetip yüzde 90 hissesine sahip olmuş. Yılmaz Babaoğlu, 2009 yılında Üstün Hizmet ödülü de aldı. Binlerce insanın yaşamı Babaoğlu’nun okuduğu bir kitapla değişti. Mümin Sekman’ın “Herşey Seninle Başlar” kitabını idealist bir öğretmen okuyup çok beğenir. Yaşadığı şehirdeki tüm öğrenciler bu kitabı okursa kentin ÖSS başarısının yükseleceğini düşünür. Kitaptan bir tane daha alıp Babaoğlu’na verir. Babaoğlu kitabı beğenip, şehirde yaşayan ve ÖSS’de başarı sözü veren her öğrenciye hediye eder. İl Milli Eğitim müdürü de her sabah kitap okuma kampanyası başlatıp projeye destek olur. 2006’da 25 bin kitap dağıtılır. Şehir merkezinde yaşayan 4 kişiden birine bu kitap ulaştırılır. 2006’da ÖSS başarı sıralamasında 28’inci olan Karaman, 2007’de dördüncü, 2008’de birinci sıraya yükselir. 2009’da ilk sıralardaki yerini korur. Yılmaz Babaoğlu ile hem iş hem sosyal sorumluluk hem de işin dışındaki yaşamını konuştuk.

Büyükler tehdit ederdi

İstanbul’a gelişiniz neden çok gecikti?
Nereden İstanbul’a gelip adımı duyuracağım. Ben sanayici olmak istiyordum. Demir-çelik üretecek halim yoktu ki. Bisküvi ürettim. Mahalli bisküviciydik. Büyük şehre git, dağıt, sat mümkün değildi. Türkiye’nin ortasındaydık, Doğu’ya gittik. Doğu’da güçlenip Batı’ya geldik. Bir gün Unkapanı’nda adamın biri bana “Dikkat et! Bak burası İstanbul. Burada Allah’ın cebinden peygamberi çalarlar” dedi. İstanbul’dan hep ürktüm. 1970’lerde toptan kanallarla İstanbul’a geldik. 1980’lerde ise temsilciliğimizi açmıştık. Zamanın da büyüklerden çok tehdit gelirdi. Bisküvi tatlı bir iştir ama rekabeti hep acı olmuştur.

Hangi kararınızla kaderiniz değişti?
Sivas’ta bir bakkalda bizim mallar hep arkaya atılmış. Bakkala “BİFA’nın sahibiyim” dedim, hiç ilgilenmedi. “Bak bunlar kırık, yanık, sert, ambalajı yırtılıyor” diye azarladı. Hakir gördü. Çok gücüme gitti. Döner fırınlarla fabrikayı bir yılda yeniledim. 1969 dönüm noktası oldu. Üretim 10 kat arttı, kalite yükseldi. Eleştiren, tenkit eden insanları sevin. Onlar büyük iyilik yaparlar.

Cezayir’de de üretim var

Ve bugüne gelirsek. Ne kadar büyüdünüz bisküvi işinde?
Şu anda 81 ülkeye ihracat yapıyoruz. 317 milyon TL 2010 ciromuz. Amerika’da Universal Stüdyolarında elinde BİFA bisküvili adam gördüm. Nereden aldığını sordum, sahibi olduğumu söyledim. Benim deli olduğumu düşündü. 2003 yılında talep üzerine Cezayir’de yatırım yaptık. 68 milyon liralık satış yapıyoruz oradan. Toplam ihracatımız da 100 milyon TL. Bisküvi işinde Türkiye’de üçüncüyüz.

Malımın çoğu vakfıma

Sosyal sorumluluk projelerine ne kadar bütçe ayırdınız?
Ben pazarda çürüklerin arasından yemek seçen insanlar gördüm. Yağmurda, karda okula yürüyen körpeler gördüm. Camiye kolay gidilir, okula zor. Bu yüzden hep okul yaptım. 1984’te başladım 6 okul yaptırdım. Şimdi vakıf düşünüyorum. Malımdan çocuklara az kalsın, vakıf hayır işlerinde kullansın.

Hep yönettim hiç emir almadım

Babam beni hafız yapacaktı ama ben anamdan hafız doğmuşum.
Babam pazarcılık, sebzecilik yapardı. Halkla iç içeydi. İlk okulu bitirdim 11 yaşında dükkanında yetiştim.
Sabırsızdım. Yazıyla, hesapla uğraşmadım. İşi yönetirdim.
Babam dahil kimseden emir almadım, hiç maaşla çalışmadım. Hep yönettim, prim aldım.
Eşimin tarafı varlıklıydı, tahsilliydi. Akrabaları bisküvi işine girip yürütemeyince beni ortak aldılar. Zamanla BİFA’nın yüzde 90’ı bizim oldu.
Malın da insanın da iyisini bilirim, tanırım. Kim hangi işi yapabilir gözünden anlarım.

Benim odam olmadı

Toplantılar şimdi randevulu yapılıyor.
Bizde her an her saat toplantı olurdu. Ne zaman gerekse o zaman yapardık.
Artık icraya çok fazla karışmıyorum.
Benden çekinirler diye toplantılara da sık girmemeye çalışıyorum.
Kolay kolay ortalık yerde insanları tenkit etmem.
En çok çalışanların yanına gittiğimde mutlu oluyorum.
Benim hiç odam olmadı.

Duş almadan asla çıkmam

Gençken gece 11’de çıkan son vardiya çalışanı da beni görürdü sabah 8’de gelen ilk vardiya çalışanı da.
Nerede denk gelirse orada kalkarım. Bugün bu röportaj için erken kaldırdılar.
Pazardayken çok erken kalkardım. 8 saatten az uyursam rahatsız olurum.
Kalkar kalmaz tıraş olur, banyo yaparım. Sabahın köründe de olsa duş alır çıkarım.
Mutlu kalkmak nerede? Sorumluluk sahibi insan mutlu kalkabilir mi, rüyası tatlı olabilir mi?

Hep ikinci el aldım

Hiç merakım yok. İlk otomobilimi 1973’te aldım. İkinci eldi. Hep ikinci el aldım.
Çocuklar her şeyin iyisine sahip olayım ister ama telefonu da öyle ikinci el aldım hep.
Daha çok Mercedes arabalarım oldu.
Şimdi Hyundai Sorento arabamız var.
Bana izin vermiyorlar. Arabayı da eşim kullanır. Eşim internet de kullanır.

Soğanla da mutlu olurum

İyi kahvaltı etmem; geçiştiririm. Çay muhakkak içerim.
Tatlı severim ama şekerim var; yedirmezler.
Çok yemek insanı değilim. Yemek seçmem. Çoğunlukla sebze ağırlıklı besleniyorum.
Öğlen iş yerinde ne bulursam onu yerim. Domates, soğan verseler onu da yerim. Mutlu olurum.
Artık alkol alamıyorum.
Ne desem yalan. Artık yediklerime ben karar veremiyorum. Neyi uygun bulurlarsa onu yiyorum.

Çocuklar torunlar gezdiriyor

Balık deniz kenarında güzeldir. Eskiden Karaman ve Ankara’da bulmak, iyisini yemek mümkün değildi.
Artık var tabii ki, dünya değişti.
Gençken de sosyal yapım, yaşantım kulüplere pek uygun değildi.
Rotary, Mason kulüplerine girmek istedim ama yaşantım uygun değildi.
Dışarı çık, restorana git alışkanlığım çok olmadı.
Pazar günleri bazen çocuklar ve torunlar bir yerlere götürüyor.
Ben evde olmayı, evde yemeyi çok severim. Dışarı çıkmayı aramam.
Bana kalsa hep evde zaman geçirebilirim.

Takım bile tutmam

Spor yapmam. Yapamam. Zaten artık yaşım da spora uygun değil.
Hayatımda elime top değmedi. Futbol, voleybol, basketbol bilmem; hiç oynamadım.
İçimde kaldı hep. İş hayatına çocuk yaşta atıldım. Ağır mesuliyetler aldım.
Takım bile tutmam.
Ama fabrikada futbol takımımız var. Çalışanların çocukları da oynuyor.
O minikler nasıl güzel koşturuyor görmeniz lazım. Sevinçle izliyorum.
Torunlarla uçurtma uçurduk. Çok eğlendik. İçimde kaldığının farkında bile değildim.

Briçte kimse beni yenemez

Eskiden kuş bakardım. 200 kadar kuşum vardı.
Hâlâ kuşlar var ama ben pek ilgilenemiyorum. Keklikleri büyütüp sonra doğaya bırakıyoruz.
Kağıt oyunlarında yiyimdir. Çok iyi briç oynarım. Kimse beni kolay kolay yenemez.
Ağaçlara, ormana düşkünüm. Çam ve meyve ağaçları ormanlarımız var.
Türkiye’nin en büyük elma bahçesi bizde.
Tarımda örnek olalım diye hobi olarak başladık.

Deniz sevgisi otel aldırdı

Tatili çok severim. Hep yazlığım olsun, denize gireyim isterdim.
Silifke, Didim’de sırf bu yüzden 1993’te otel aldım.
Çocuklarımla yaşantım ayrı ayrı yerlerde sürdü.
Ben dünyayı görerek tanıdım. Çok gezdim. Dünyada görmediğim yer kalmadı.
Doğa, orman da severim ama denizin yeri ayrı.
Ömür iş-güçle geçti. Hayatın tadını yaşlanınca çıkarmaya başladım.

Röp: Hürriyet

12.01.2011

El-veda




"Göğsüm daralıyor, yüreğim yanıyor.
Olmasaydı sonumuz böyle."

Harbiden olmasaydı ya sonumuz böyle. Aklıma gelmezdi bir gün yıkılacağı ve o zamana kadar maç izleyememiş olacağım. Her ne kadar zerre suçum olmasa da imkânsızı denemediğim için içim buruk. Belki, belki gidebilirdim. Ama olmadı.

İstanbul’dan otobüsle 12 saat uzakta yaşamak sarı-kırmızı aşığı için zordur. Lise bitene kadar zaten gitmem imkânsızdı. Bir umut üniversite yıllarında giderim diye düşündüm çok zaman. Ama gel gör ki yaşadığımı şehirde okumak zorunda kalınca o umut da söndü. Hem de ne sönüş. Çalışmaktan okumaya bile fırsat bulamıyordum. Okuldaki hocalar derslere %20 civarı katılım gösterdiğim halde tanırdı beni ve mezun olduğumda "olum sen bitirdiysen bu okulu herkes bitirir" demişlerdi. 4 yıllık okulu 5 yılda bitirmek gerçekten mucizeydi benim için.

Okul bitip de çalışmaya ara vereceğimi anladığımda takvimler 2004'ü gösteriyordu ve ben "lan olum bir ihtimal daha var, o da askerliği İstanbul’da yapmak mı dersin?" diye türküler söylüyordum kendi halimde. Ama zalım felek sillesini bir kez daha suratıma suratıma vurmuş ve vatani görev için beni Şırnak/Uludere/Gülyazı'ya göndermişti. Adını sanını ilk defa duyduğum bu köy makûs talihimi çevirecek bir kapı değildi. Görev kutsaldı ve umudumu yitirmeyip askerlik sonrasını beklemeye başlamıştım.

Şanslıydım ki askerlik biter bitmez iş bulmuştum. İdeallerimi %100 karşılamasa da sevdiğim bir iş idi muhasebe/finans. Çalıştığım şirketin yan kuruluşunda 7-8 ay çalıştıktan sonra merkeze gelmiştim ve artık İstanbul’da maç izleyebilme umutlarım daha da yeşillenmişti. Evet, çalıştığım şirket doğup büyüdüğüm, üniversiteyi de okuduğum şehirdeydi ama maddi olarak kendimi toparladığım gibi hemen bir maça gidebilirim diye düşünüyordum. Ama işte maddi konular her zaman insanının planladığı gibi gitmiyordu. Babanın emekliliğinin gecikmesi, kardeşin dershanesi vs. derken eve yapılan maddi yardımlar bir türlü kenara birikim yapmaya müsaade etmiyordu.

Ve 2006 senesi geldiğinde olan olmuştu. vinca başını alıp çok uzaklara gitmişti. Yolu da İstanbul’dan geçecekti hatta. ama sadece İstanbul Atatürk Havalimanı'nın dış hatlar terminalinden... Ki zaten haziran ayında istese de maç izleyemezdi. Bavulunu aldı ve hiç tanımadığı, hakkında en ufak bir fikri bile olmayan insanların arasına; Cezayir’e doğru yola koyuldu. Hani Ali Kırca'nın Ali Sami Yen'e veda gecesinde de bahsettiği ülkeye:

"Ülkemin yüzyıllık yalnızlığını yendin dünyada…
Duyuldu adın Cezayir’den Çin’e, Kenya’dan Arjantin’e,
kimsesizliğimizi yendin bir anda… Yen dedi yendin…"

Kafası rahattı aslında, en azından artık maddi konuları kafasına takmayacak, geleceğe dair daha net planlar yapabilecekti. Ama Ali Sami Yen stadı ile olan kaygıları hala devam ediyordu. Ancak yaz aylarında Türkiye’de olabilecekti ve maçları izlemesi imkânsızdı. Bir türlü denk gelmiyordu. 2006, 2007, 2008, 2009, 2010 derken yıllar su gibi geçiyor bir yandan da Aslantepe üzerinde harika bir arena yükseliyordu. Bu stadın yükseldiği her gün biliyordum ki Ali Sami Yen'in ömründen bir gün daha gidiyor. Vakit daralıyordu, durdurulmak istenen zaman mıydı Aslantepe miydi bilmiyordum. Ben dönseydim Türkiye’ye, öyle bitseydi ya inşaat.

Derken takvimler yine değişiyor ve 2011'e giriyorduk. Son maç için geri sayım başlamıştı. Kalbimde buruk bir acı, yüreğimde yas, gözümde yaş televizyon karşısına geçtim. 11 Ocak 2011 benim için unutulmayacak bir gün bundan sonra. Aklımdan çıkmayacak ömrüm boyunca. Kendimi suçlu hissetmeme sebep olacak. Anlattığım imkânlar dâhilinde gidemedim bir türlü mabede. Koklayamadım o havayı. Coşamadım türkülerle!

Ama bir kaç sahne var ki dün geceden aklımda kalan, bütün bunlar kadar üzdü beni. Bir kaç kere birbirine giren, kavga eden taraftarları gösterdi kameralar. Oradan oraya koşturmalar, tehditler, diklenmeler. Derdiniz nedir çözemiyorum ki? Hangi sebep böylesine bir günde ağız tadını bozabilir insanın? Son maçta Ali Sami Yen Stadı’ndasın, şanslısın bilet bulabilmişsin, ömrü hayatında görebileceğin tüm Galatasaray efsaneleri orada. Sen hala kavga hır gür peşindesin. O an orada olmak için yalvaran milyonlarca insan var bu ülkede. Bırak ülkeyi dünyanın dört bir yanında hatta. İşte bu beni hem üzdü hem sinirlendirdi dün gece. Bulunduğu ortamın değerini bile anlayamayan insanlar oradayken ben televizyon başındaydım, üstelik binlerce kilometre uzakta.

Velhasılı vel kelam Ali Sami Yen Stadı benim umutlarımla birlikte tarihteki yerini aldı dün. Bize her sevdadan geriye yine Galatasaray kaldı. Ve benim Galatasaray’ı evinde izleme şansım da artık Türk Telekom Arena'ya kaldı. yolu Galatasaray’dan geçen herkesle bir gün Aslantepe'de görüşmek üzere...

10.01.2011

Transferde borsa muhabbeti ve BJK Fiyaskoları

Siyah-Beyazlı kulübün, İMKB’ye bildirim yaptığı halde transfer etmediği ya da edemediği birçok futbolcu var. Bu durumun ilk örneği Aly Faryd Mondragon’du. Serdar Bilgili yönetimi, Kolombiyalı kaleciyle transfer görüşmelerinin başladığını ve Metz kulübüyle anlaşma sağlandığını açıklamıştı. Ancak Mondragon, Beşiktaş’ın teklifini kabul etmedi. Siyah -Beyazlılar o yıl bonservisi yine Metz’te olan Frederic Meyrieu’nun transferinden de bildirim yaptığı halde vazgeçti.

Beşiktaş, 2002 yılında İMKB’ye gönderdiği açıklamada ünlü kaleci Stipe Pletikosa’nın yanısıra futbolcular Da Silva Ferreira Edilson, Mazzantini ve Waldson ile görüşmeye başladığını açıklamıştı. Ancak bu futbolculardan hiçbiri transfer edilemedi.

Siyah-Beyazlı taraftarları sadece ümitlendirmekle yetinen açıklamalar 2008 yılında adeta tavan yaptı. Beşiktaş, 2008 yılında Tomas Sivok ile birlikte Udinese’de forma giyen Andrea Coda ve Lazio’da oynayan Guglielmo Stendardo’nun alınması için görüşmelere başlandığını bildirmiş ancak bu futbolculardan sadece Tomas Sivok, daha sonra da Tomas Zapotocny alınmıştı.

Aynı yıl siyah beyazlı yönetim Lens’in oyuncusu Adama Coulibaly ve Mattersburg’da forma giyen Cem Atan’ı transfer edemedi.

2008′de taraftarları hem en çok heyecanlandıran hem de şoka uğratan bildirimler ise Bundesliga futbolcularıyla ilgiliydi.

Schalke 04′de forma giyen Brezilyalı savunmacı Marcelo Bordon ve Gürcü Levan Kobiashvili’nin isimlerinin borsaya bildirilmesi geniş yankı uyandırmıştı. Ancak bu iki futbolcu da Beşiktaş’a gelmedi.

Beşiktaşlı taraftarlar Bordon ve Kobiashvili şokunu atlatamadan Siyah-Beyazlı yönetim, Borussia Dortmund’un, Türk milli takımında da forma giyen genç yıldızı Nuri Şahin’le görüştüğünü Borsaya bildirdi. Ancak Nuri Şahin transferi de fiyaskoyla sonuçlandı.

Sadece Beşiktaş camiasını değil tüm futbol kamuoyunu şoke eden olayın kahramanı ise herkesin hatırlayacağı gibi Mehmet Topuz’du.

Beşiktaş, 4 Haziran 2009′da Kamuyu Aydınlatma Platformu’na (KAP) gönderdiği bildirimde Mehmet Topuz ile görüşmelere başladığını bildirmiş, hatta Topuz Beşiktaş formasıyla basına poz vermişti. Ancak transferde kazanan Fenerbahçe olmuştu.

23.11.2010

5 Günde 2000 km Tunus Turu

5 yıllık Cezayir ikametimin üzerine Avrupa gibi gelen ülke. 4-5 gün süper geçti. Baştan sona gezdim. kurban bayramı olması sebebiyle bayramın 1. ve 2. günleri her yer açık değildi. Ama diğer günler kış sezonu olmasına rağmen açıktı.

İnsanlar saygılı, güler yüzlü. turisti seviyorlar, diğer Arap ülkelerindeki gibi değiller. Yani en azından Cezayir ile mukayese edemem, etmem ayıp olur. Yollar sokaklar düzgün giyimli insanlarla dolu. Her yerde turist ve çok sayıda Türk var. Kadınların çoğu açık. Yani türbanlı değiller. Zaten devlet dairelerinde bile yasak kapalı kadınların çalışması.

Yollar sokaklar tertemiz, şehirler arası yolar genelde ücretli otoyol olasa da güzel. Trafik 120'yle falan akıyor o derece. Araçların belli bir kısmı lüks, kalanı da orta sınıf. Öyle Çin malı yada 30 40 senelik araçlar yok etrafta.


*Hammamet ve Sousse otel cenneti, bir de yaz sezonu olsa eminim cıvıl cıvıl olacaktı ortalık. Kurban bayramında 30 € (kişi başı/gece) gibi cazip bir fiyata 4 yıldızlı bir otelde sabah-akşam yemekleri dahil bir otelde kaldık.

*Başkent Tunus düz ve geniş bir alanda. görmedim ama havaalanı oldukça gelişmiş diyorlar, sanırım Afrika'nın en iyilerinden.


*Sidi Bou Said mutlaka görülmesi gereken harika bir mekan. İnternette resimlerine bakmak bile cezbeder insanı. Her yer mavi beyaz, her yer eski ama bakımlı evlerle dolu. Mardin'in taş evleri gibi sıra sıra ama gerçekten çok farklı. Bilenler Bodrum'a da benzetebilirler burayı. Ama Burdaki kapıların hem renkleri hem işlemeleri başka yerdekiler gibi değil. Hepsi birer sanat eseri.

*Carthage başkente çok yakın zaten Sidi Bou Said'e gitmek için buradan geçiyorsunuz. Görülse de olur görülmese de bir yer.

*Bayramda kapalı olmasaydı Bardo mutlaka görülmesi gereken bir yerdi, kısmet değilmiş.



*Sousse güzel otelleri, golf sahaları ve cafeleriyle güzel bir şehir. Ayrıca burada Medina denilen kapalı çarşıda bolca hediyelik eşya ve çok mistik dükkanlar bulabilirsiniz. Öyle güzel dükkanlar var ki insan içerisinde çıkmak istemiyor. Buram buram tarih kokan sokaklar, sizi kapıdan içeri sokmaya çalışan güler yüzlü esnaf ve dokunmaya kıyamadığınız değerli eşyalar her yerde. Aman çarpmayım kırmayayım diye bazı dükkanlarda çok temkinli davranmak zorundasınız. Benim bu dükkanlardan aldığım en güzel hediyeliklerden birisi yukarıda resmi olan Sidi Bou Said'de bolca bulunan meşhur tunus evleri ve kapıları. Öyle çok hediyelikleri var ki bunların. İster kapı şeklindeki aynalardan alın sevdiklerinize iseter buzdolabına yapışan mıknatıslı alçı figürlerden, isterseniz de yine alçıdan yapılan maketlerden. Ahşap hediyelikler, bakır eşyalar en dikkat çekenler. Bir de Tunus'ta bolca gördüğüm kırmızı taşlardan yapılma kolye, küpe, bilezik benzeri şeyler var, onlar da bolca alınıyordu turistler tarafından.


*El-Jem Sousse'ye yakın ve İtalya'daki Collesium benzeri güzel bir yapı. Burayı gezerken dikkat edilmesi gereken bir şey var; alt tarafta üzeri demir ızgaralarla örülü yere inerseniz ortalıkta sivil polislerin olduğundan emin olun. Bayramda sivil polisler olmadığı için bizden önce orayı gezen bir türk gruba tacizde falan bulunanlar olmuş. O yüzden biz sadece üst kısımları görüp fotoğraf alabildik, risk almak mantıklı değil çünkü.

*El-Jem'e kadar gittiyseniz ve her gece bir yerde kalmayı planlıyorsanız daha güneye giderek Douz ve Matmata'ya kadar gidin. Biz geri dönüş yolunu da hesaplayınca vakit yetmiyor diyerek oralara kadar gitmedik. Zaten otelimizi önceden Hammamet'de ayırttığımız için başka otelde kalma şansımız yoktu.

*El-Jem'den geriye Hammamet yada başkente dönüyorsanız dönüş yolunda Kaouiran'a uğrayabilirsiniz.

Dışarıda yemek yiyorsanız pizza ve ızgara bir de Buggette isimli McDonalds benzeri dükkanlarda yenen hamburger benim önerilerim olur. Onun dışındaki yemekleri biliyorum. Kalan yemekleri otelde yedik çünkü. Çok katlı alışveriş merkezlerinde fast-food tarzı şeyler bolca var.

Netice itibariyle tunus gerçekten gezilesi, görülesi, bolca fotoğraf çekilesi bir ülke. Ben çok sevdim. Cezayir'den Tunus 500 km kadar. Dönüşle beraber 1000 km. Ve ben artı 1000 km de Tunus'ta yaptım. Yani bu gezip gördüğüm yerler arası birbirine çok da uzak değil. Arabayla bir kaç saatte istediğimiz yere kolayca ulaşıyorduk. Tunus dinarı neredeyse Türk lirasıyla aynı değere sahip. O yüzden alışverişlerde aldığınız şey kaça geliyor diye düşünmenize gerek yok. Etiketleri direkt olarak Lira gibi düşünün rahat edersiniz. Döviz bürolarından kolayca Dinar temin ediliyor. Çoğu otel kendi bünyesinde bozuyor dövizi. Zaten otele döviz yada kredi kartı ile de ödeme yapabilirsiniz. Otellerde ve mağzaların çoğunda kredi kartı mevcut. Bir de benzin bize göre ucuz olsa da diğer arap ülkelerine göre epey pahalı. 1,32 dinar falandı aldığımda.



6.04.2010

Protesto!



Sayın yetkili;

6 Nisan 2010 Barcelona - Arsenal maçını yayınlamayan kanalınızı prostesto ediyoruz. Star TV'yi izlememek için sebeplerimiz giderek artıyor. Keşke Şampiyonlar Ligi maçları başka bir platformda yayınlansa artık. Zaten maç yayını konusunda yıllardır hiç bir ilerleme göstermiyorken, yayın haklarının sizden alınması en sağlıklı karar olacaktır. Kendimi bildim bileli Şampiyonlar Ligi maçlarını siz yayınlıyorsunuz, zamanında Galatasaray ile başlayan bu serüven Star TV ile özdeşleşti ama artık sıkılmaya başladık. Umarım bunca tepkilerden sonra böylesine önemli maçları yayınlarsınız. Yada yayın haklarını başka bir kuruluş alır. Daha kaç sene elinizde bulunduruyorsunuz yayın haklarını bilmiyorum ama Şampiyonlar Ligi maçları başka bir platforma geçtiği zaman bayram edeceğiz bu gidişle. Umarım bizim de bu maçları izlememizin bir yolunu bulursunuz.

Sevgiyle kalın...

Katılmak için_______:
bizeyazin@startv.com.tr
tel: (0212) 478 07 87

__________________________

Ekşi Sözlük Linki:
6 nisan 2010 star barça-arsenal yayın protestosu

13.02.2010

Sigara vs. Ben

Bırakmak başlamaktan daha kolaymış meğersem.

15 senedir içiyorum bu zıkkımı. Hem de neredeyse her gün bir paket. Kaba hesapla 100.000 tek sigara içmişim bugüne kadar. 30 senelik ömrümün yarısı sigara içerek geçti. Giden parayı hesaplıyorum; günde bir paket kısa Marlboro Box, zamlardan önceki değeriyle 30.000 TL gibi bir şey. Vah ki ne vah. Almayı çok istediğim Audi A4’ün yarı parası.

Paradan puldan geçtim artık, yeter ki sağlığımı etkilemesin. Çok şükür bugüne kadar sigaranın çok bir zararını görmedim. Allah vergisi çok sağlam ciğerlerim var. Halı sahada sigara içmeyen arkadaşlarımdan bile daha çok koşar daha az kesilirdim. Bundan sonra vay hallerine, sigarayı da bıraktım, daha kimse tutamaz beni.

Kuzenimle beraber bir özentiyle başladım bu merete. Hem de zorlaya zorlaya, resmen içemezdim başlarda. Hatta başlamadan önce sigara içenlere falan da acayip gıcık olur, içilen yerde durmamaya özen gösterirdim. Zaten yıllarca süren kahvehane alışkanlığının da asıl sebebi sigaraydı. Ortamda herkes içtiği için ve kapalı bir yer olduğu için rahatça içebiliyor ve kimseden çekinmiyordum. Şimdi düşünüyorum da kapalı alanlarda sigara içilmemesi aslında süper bir olay. Elinde sigarayla ofisime gelen birisinin birkaç dakikada yaydığı koku bile saatlerce rahatsız olmama yetiyor. Düşünüyorum da aynı anda 4-5 kişi sigara yakıp saatlerce rahat rahat oturabiliyorduk. Demek ki içerken anlamıyor insan.

Hayatımda ilk bırakma denemem üniversite yıllarında olmuştu. Sabah okula giderken attığım paketin yerine yenisini almam fazla süremedi. Sınavdan çıkışta elimdeydi yeni paket. İkinci denememde de benim fazla agresif davrandığımı gören annem kardeşime para uzattı ve abin birilerini dövmeden git şuna paketini ver dedi. Zaten annemin zoruyla denemiştim o zaman. Bu denemem ise gayet başarılı oldu. Çok olmadı daha sigarayı bırakalı. Ama 15 gün az da bir süre değil. Sigarayı bırakmamı isteyenlere her zaman “Ben seviyorum sigarayı, bir zararını da görmedim daha, ilerde belki diyordum” harbiden de seviyorum ben sigarayı. Ama şimdi sigarasız da gayet rahatım. Yani olmasa da olurmuş. Evlenmeden önce eşim sürekli bırak falan derdi, ben de bakarız derdim. Evlendik, 4 ay daha içmeye devam ettim. Son zamanlarda zaten azaltmıştım, sonra bir akşam eve geldiğimde ellerim, kazağım leş gibi kokuyordu. Üzerimi çıkarıp lavaboya gittim ağzımın içerisi de aynen berbattı. Dilim damağım kurmuş boğazımda da tuhaf bir yanma hissi vardı. Aynanın karşında biraz düşündüm, yüzümü yıkadım. Diş fırçamı alıp dişlerimi fırçaladım. Biraz kendime gelmiştim. Sonra içeri gidip tüm sigara paketlerimi eşime verdim ve “at bunları hadi” dedim. Noldu falan diye sordu, “yok bişey, içmeyeceğim” dedim. O gün akşam yemeğinden sonra içmedim, ertesi gün biraz zorlandım akşama kadar. Ama ondan sonrası gerçekten kolaydı, yani 24 saatmiş benim için gerekli süre. İlk 24 saati atlatınca resmen bitti benim için sigara.

Şimdi sabahları daha rahat uyanıyorum, uykumu almış oluyorum. Son bir senedir devam eden sırt ağrılarım azaldı. Yediğim içtiğim şeylerin tadı daha farklı geliyor. Salatının içerisindekilerin bile hepsinin tadını ayrı ayrı alıyorum. Hatta sigarasız içtiğim ilk biranın tadı bile o kadar farklıydı ki anlatamam. Sigara en güzel bira mezesidir felsefesini benimserdim hep, hatta sigara kullanmayan arkadaşlarım bile biranın yanında bi tane tellendirirlerdi; ama biranın tadı sigarayla gerçekten farklıymış. İkisi de güzel tamam belki ama alışkanlıklarımın ve hissettiğim tatların bu kadar çabuk değişmesi gerçekten çok ilginç geldi bana. Şimdi diyorum ki keşke daha önce bıraksaymışım. Keşke hiç başlamasaymışım demiyorum, çünkü bu da hayatta edinilen tecrübelerden birisi. Güzel günlerim oldu sigarayla ne yalan söyleyim, 15 sene severek içtim. Kimsi der ya hani “Abi bırakacam, zaten severek içmiyorum ama bırakılmıyor işte” falan diye… Ben hep severek içtim,.

Galiba bu bırakma işi biraz da genlerle alakalı. Babam da günde 2 paket sigara içen bir adamdı, bir gün aniden bıraktı ve 21 senedir hala içmiyor. Babama çektiğim için şanslıyım bu hususta.

Son olarak şunu söylemem lazım; azaltarak bırakmak diye bir şey yok kesinlikle. Ne zaman azaltsam bir sonraki gün daha çok içerdim. Gerçekten kafanızdan bırakmak geçiyorsa elinizdeki paketin bile bitmesini beklemeden pat diye bırakın. İnanın bırakmak başlamaktan daha kolay.